Home » Güncel » Ödev Değil, Pranga! Bu Tatilde Asıl Ödevi Öğrenciler Değil, Eğitimciler Yapmalı!

Ödev Değil, Pranga! Bu Tatilde Asıl Ödevi Öğrenciler Değil, Eğitimciler Yapmalı!

Şu günlerde okul zilleri susup da koridorlar o derin sessizliğe büründüğünde, aslında bir bayram havası esmeliydi şehirlerin üzerinde. Ama gelin görün ki bizde tatil dediğin; çocukların özgürlüğe kanat çırptığı bir durak değil de, okulun o asık suratlı duvarlarının fotokopi kağıtlarına sarılıp evlere, sofralara, hatta çocukların düşlerine taşındığı bir nevi “gurbette okul” mesaisi gibi bir şey oldu.

Hadi eğri oturalım, doğru konuşalım artık… Bu tatilde asıl ödevi, o minicik omuzlarıyla koca bir müfredatı sırtlamaya çalışan yorgun argın öğrencilerimize değil; biz eğitimcilere, sisteme ve başarıyı sadece rakamlarda, netlerde arayan şu yetişkin dünyasına vermeli aslında.

Öğretmenin Çilesi, Sistemin Baskısı…

Önce çuvaldızı bir kendimize batıralım, ama öğretmenimizin de o helal emeğini, hakkını yemeden… Bir öğretmen düşünün; kışın ayazında, sabahın köründe sınıfa girip kırk ayrı dünyayı, kırk ayrı derdi bir araya getirmeye çalışmış bütün dönem. O öğretmen de istemez mi sanıyorsunuz; öğrencisi gitsin, doğayı tanısın, bir ağacın gölgesinde şöyle bir soluklansın? İster elbet, istemez mi hiç. Lakin tepesinde “müfredat yetişecek”, “aman sınavda geri kalmasınlar” diye sallanan o meşhur Demokles’in kılıcı varken, o da çaresizce sarılıyor işte o ödev fasiküllerine.

Aslında öğretmen, o ödevleri vererek sadece talebesini değil, sistemin karşısında kendi vicdanını da bir nevi sigortalamaya çalışıyor gibi. Ama hepimiz biliyoruz; kalbe dokunmayan, hayatın içine sızmayan, şöyle güzel bir hatırayla harmanlanmayan kuru bilgi dediğin, tatilin ilk rüzgarıyla uçup giden hazan yaprağından farksızdır.

Düş Kurma Hakkına Vurulan O Görünmez Pranga

Gelelim meselenin asıl can yakıcı, insanı düşündüren tarafına. Biz evlatlarımızı ne zaman birer “başarı makinesi“, tatili ise “bozulan makineye bakım molası” sanmaya başladık? Bir çocuğun en büyük muallimi, aslında o çok korktuğumuz “can sıkıntısı”dır bazen. Canı sıkılan çocuk, kendi oyununu kurar; hayal dünyasında okyanuslar aşar, kuru bir ağaç dalından saraylar yapar kendine. Biz o mukaddes boşluğu test kitaplarıyla, “aman eksik kalmasın” diye zorunlu tekrarlarla doldurduğumuzda; aslında bir fidanın toprağını betonla kapatmış oluyoruz resmen.

Bir evlada tatilde sayfalarca ödev dayatmak, ona gizliden gizliye şu acı haberi vermektir aslında: “Evladım, okul senin için kaçılması imkansız bir mecburiyetler hapishanesidir.” Bu anlayışla büyüyen bir ruhtan, yarın hangi özgün düşünceyi, hangi icadı bekleyebiliriz ki?

Bu Tatilde Herkese Bir “Gönül Ödevi” Lazım

Eğer bu tatil bir işe yarayacaksa gerçekten, gelin ödevleri rollerimize göre yeniden taksim edelim, hak geçmesin:

Öğrencinin ödevi; bir sabah güneşin doğuşuna şöyle bir şahitlik etmek olsun. Bir aile büyüğünün dizinin dibine çöküp, içinde internet olmayan o eski güzel günleri, o yaşanmışlıkları dinlemek olsun mesela. Zihnini öyle bir nadasa bıraksın ki, okul başladığında toprağı yeniden bereketle dolsun.

Eğitimcinin ve sistemin ödevi ise; bu sessizlikte aynanın karşısına geçip dürüstçe bir muhasebe yapmaktır. Biz bu çocuklara hakikaten bilgiyi mi veriyoruz yoksa sadece bilgiyi istiflemeyi mi öğretiyoruz? Okul dediğin bir hürriyet kapısı mı yoksa bir uyanış yurdu mu?

Netice-i Kelam…

Artık şu “ödev” denen ruh prangalarını bir kenara bırakalım. Müfredatın o soğuk, o mesafeli nefesini çocukların tatil sevincinden biraz uzak tutalım ne olur. Bırakalım çocuklar çocuk kalsın bir süre, öğretmenler ise o ağır yükün altından bir an olsun çıkıp şöyle derinden bir nefes alsın.

Şunu unutmamak lazım; iyi terbiye edilmiş bir ruh ve gerçekten dinlenmiş bir zihin, çözülmüş on binlerce matematik probleminden çok daha kıymetlidir. Baki kalacak olan da sadece budur zaten.

Ruhu dinlenmiş, ferah ve keşif dolu bir tatil duasıyla…

Müfredat Dışı (Eğitimci-Yazar)